Nişantaşı

Ahmet Hakan kime uza artık SEN  dedi!?

 

           Neresinden başlasam nasıl  anlatsam diye düşünerekten klavyemi tıkırdatmayı başladım. Zira, 7 günlük bir İstanbul gezisinden sonra  aklıma üşüşen onlarca anektodu elbet bir sıraya koyup yazabileceğim. Benim İstanbul gezilerim iki ayrı başlıkta incelenebilir aslında; 1.sinde her seferinde bıkmadan usanmadan ve tekrar tekrar yaptıklarım ( örnekse; istiklalde turlamak, firuzda çay içmek, bebek-ortaköy-hisar hattında yürümek) 2. si de  görmediğim bir semt seçip keşif gezisi yapmak.

  

Keşif yapacağım adresi  belirlemiştim!            

                                                  NİŞANTAŞI!

 

 

            Yıllardır bu şehri sokak sokak gezerim ama Nişantaşı  nedense beni çekmiyordu, ta ki meşhur kafe kavgasına dek: Hafızanızı biraz zorlayın, hani bir sakallı olgun yazar, diğer sakalsız ondan genç yazarı kafe kafe aramıştı da sonra diğer sakallıyla onu bir cafede bulmuştu ya. Tamam tamam Mansur Forutan-Ahmet Hakan-Haşmet Babaoğlu  triosundan ve tabii Salomanjeden bahsettiğim hepiniz anladınız

         Salomanjeye girdim girmesine  de, yahu buranın beni iten bir tarafı var anlayamadığım şekilde; fazlaca steril olması desem değil, çünkü o konuda Lucca'nın eline su dökemez! Öğle saatlerinde bile kapıda adam vardı Lucca da! Olası bir giremezsiniz buraya sözü duymamak için girmeye teşebbüs bile etmediğim Lucca tam bir sterildi ama Salomanje sanırım fiyatlarıyla beni korkutuyordu. Zira, cidden kafamda ne kadar uçabilir ki burası sorusunun  yanıtı yoktu. Hala da yok! Aslında tam gerisin geriye çıkacaktım ki aynadan Ahmet H.ı gördüm! Ahahaha şimdi Haşmet B. de gelirse şenlik olur dedim içimden ve yüzyılın yalanını atarak garsona ( arkadaşımı bekliyorum, siparişi sonra veririm) geçtim Ahmet Hakanın karşı masasına; tam o anda kalkıp giden de Mansur Forutandı. Bu arada Mansur Forutanın taktığı gözlükten bana bir mini etek çıkardı vallaha!:)  Ahh ahhh gelemedin yarın saat önce Naz… Bu ikilinin sohbetlerini duymak isterdim. Mansur gitti, Ahmet Hakan'ın karşısından oturan göbekli genç adamı tanıdım. Heyoo bu Sayım Çınar, bir de kadın var ama onu tanıyamadım. Ahmet Hakanı ilk defa görüyorum ben kanlı canlı OLARAK!  Hafif kaçamak bakışlar atıyorum ama dikkat çekmeyecek gibi değilim ben, çünkü, saçlarım o kadar gür ve kabarık ki! O da bana baktı ve sanırım bir taşralı olduğumu o dakika anladı. Ee başka kim ona böyle dikkatli bakar ki Nişantaşı cumhuriyetinde. Etrafı fazlada kezban olmamaya çalışarak izliyorum. Bu arada yan masama gelen gazete boyutlarındaki mönüyü görünce korkmadım desem yalan olur. Vallahi de billahi de gazete boyutunda. Tüh yahu istesem bir tane ne malzeme çıkardı be. Bu arada Sayım pek sessiz konuşuyor ne dediğini duyamıyorum, zaten gidip ben siyahkahveden Naz Ela  demedim, eee der gibi yüzüme bakar ben de öyle ayakta kalırsam bozulurdum. Bu  riski almadım.

      İşte,  Sayım bir şeyler dedi ama duyamadım ki  ama Ahmet Hakandan hemen yanıt geldi:

 

           AHMET HAKAN:     Ben … hanımla özel bir şey konuşacağım. Sen uza artık!!! ( uza sen artık da olabilir. Tüh yahu keşke teyp alsaydım yanıma)

Sayım hiç istifini bozmadı vallaha helal olsun Ahmet Hakan bana uza diyecek ben ne derdim acaba diye düşündüm bir süre, Sayım hala oturuyor, bir sigara yaktım içtim Sayım hala orada, garsonlar arada bakış atıyorlar bana, hani bir şey söyleyecek misin veyahut acaba söyledi içti mi bu buraların insanı olmayan kadın, ilk defa da gördük kim ki bu bakışları…

Kalktım ağır ağır kapıya yürüdüm ve kendimi dışarı attım. Ohhhh  be dünya varmış.

 

Nişantaşından aşağıya bir yürüyüş tuttudum şimdi Beşiktaştayım.

 

Yorulmuştum, ne rakı içecek kadar çok zamanım ne de rakıma sohbetiyle eşlik edecek arkadaşım vardı. Hem balık pazarını izlemek hem de bir bira yudumlamak için oturdum dışardaki bir sandalyesine meyhanenin. Bir bira istedim; ayaklarım sızlıyordu uzattım ayaklarımı; ilk yudumu alırken içimi br ferahlık duygusu kaplamıştı bile... Balıkçılar akşam müşterilerini çekmenin telaşında, marulcu kendinden emin; değil mi ki her balık alan yanına salata malzemesi alacaktı. Bir de sigara yaktım; içeride rakı içen sohbet eden insanlar vardı bense yalnızdım. İkinci yudumdaydım ki garson kardeş elinde bir tabakla geldi; içinde bir balık köftesi, birşey demeden bıraktı masama. Anladım, ikramdı ve işte o an yalnızlığım gitti. İçerdeki adam yalnızlığımı görmüş ikramıyla bak ben de burda tezgahın arkasındayım demişti. Gerçek bir meyhanede oturduğumu anladım. Yorgunluğum uçup gitmişti! Bir lokma köfte bir yudum bira; işte İstanbulun gerçek meyhanelerinden birindeyim. Halden anlayan, yalnız komayan. Kalırsanız siz de bir gün sözcüksüz atın kendinizi Turgut un Yeri'ne, başlayın ustalarla sohbete bakın ne yalnızlık kalacak ne yorgunluk.

 

     Yürümekle gezilir bu şehir... kendimi Cihangir de bulduğumda akşamdı artık. Cihangir den bir bakış Şehr i İstanbul'a;

 

     Leyla: Televizyonun içinde oturuyorsun ya da televizyon senin içinde hissi veren Cihangir mekanı. girilebilir bir yer; Luccanın sterilliği yok, fiyatlar makul sayılabilir. Bira 6 ytl eh fena değil. Lakin, şöyle bişi de var; herkesi biryerden tanıyorsun da nereden çıkaramıyorsun, dediğim gibi televizyonun içindesin de bu kimdi yaa ben bunu nerden tanıyordum/hangi film-diziden tanıyorum sorusu yakandan düşmüyor. Çerezleri kaliteli vallaha, badem bile var içinde bol miktarda. Mönüleri mavi renkli neredeyse kitapçık ebatlarında. Bir de kimi salata ve yemeklerin kalorisini yazmışlar ki elinde hesap makinasıyla ya şunu şunu yesem mmm bu kadar kalori olur hesapları yapan insanları aramadı gözüm desem yalan olur. Benimki gözlem işte; orada bir bira, burada bir bira, kim nerede kiminle yeni proceler neler, maksat kulak dolsun malumatfuruşçuluk yapayım eh üstüne bir de dedikodu yazarı olmak kolay değil. Duyulanları, görülenleri kolaj yapayım yazayım.

NAZ ELA

İSTANBUL

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !